BU MEZARDA BİR GARİP VAR: EDİP AKBAYRAM’A HÜZÜNLÜ BİR VEDA
Edip Akbayram’ın vefat haberi, Anadolu’nun bağrında soluk alan milyonlarca emekçi ve mücadele insanının yüreğine tarifsiz bir acı olarak düştü. Mücadeleye en ihtiyaç duyulan zamanlarda, meydanlardan sokaklara, üniversite amfilerinden köy kahvelerine kadar uzanan o güçlü sesi bugün sonsuza dek sustuğu için içimizde tuhaf bir boşluk var. “Bu mezarda bir garip var” başlığını, onun anısına yakıştırınca insanın kalbi bambaşka çarpıyor. Çünkü Edip Akbayram, bu ülkenin belki de en içli, en samimi, en “garip” sanatçılarından biriydi. Herkesin derdini dert bilen, her haksızlığa karşı sesiyle ve yüreğiyle set çeken, tam da “garip” olmanın yüceliğini taşıyan bir insandı.
Şimdi, onun kaybını en derin hüznümüzle karşılarken, akıllarımıza hep aynı soru üşüşüyor: Bir sanatçı, sadece türkü söyleyerek mi böylesine derin izler bırakır? Edip Akbayram’ın hikâyesinde gördük ki, hayır. O, aynı zamanda yoksulun, ezilenin, susturulmuşun ve emeğin peşinde koşanların yoldaşıydı. Konserlerine gidenler, sadece bir müzik ziyafeti değil, bir toplumsal direniş çağrısıyla karşılaşırdı. O sahnedeyken herkes, adeta bir ağızdan “Bu düzen değişmeli!” diye haykırmaya hazırdı. Şimdi o sesi bir daha duyamayacak olmak, sanki içimizdeki bir ışığı söndürmüş gibi hissettiriyor.
İşte bu yazı, Edip Akbayram’ın kaybı vesilesiyle hem onu anmak hem de Türkiye’de sol ve işçi hareketinin çalkantılı tarihinde onun sanatının nasıl bir umut ışığı olduğunu anlatabilmek için kaleme alındı. Çünkü bazı sanatçılar ölünce geriye sadece şarkılar kalır sanılır; ama Edip Akbayram, geride bir tarih, bir direniş ve yüreklerde yanmaya devam edecek bir ateş bıraktı.
UMUDUN VE ACININ TÜRKÜSÜ
Edip Akbayram’ın sesi, ilk duyulduğu andan itibaren insanın içine derin bir hüzün ve aynı zamanda güçlü bir isyanı işlemişti. Kökenini Anadolu’nun bereketli, acılı, umutlu topraklarından alan bu ses, dünyanın dört bir yanında ezilenlerin ortak davasına da köprü kuran evrensel bir çığlığa dönüşüyordu. Emeğin, adaletin ve özgürlüğün tam ortasında, onun şarkıları adeta kılavuz gibi yol gösterirdi.
Bir 1 Mayıs sabahında, Taksim’in henüz gün doğmamış sokaklarında toplanan yüzlerce, binlerce emekçinin en büyük moral kaynağı yine Edip Akbayram’dı. Etraftan bir teyp ya da megafon aracılığıyla yükselen sesine, sabahın o erken saatlerinde bile herkes aynı coşkuyla katılırdı. “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” gibi ezgileri duyan kalabalıklar, belki günün ilk sloganlarını ondan esinlenerek atardı.
Bugün, onu anarken gözlerimizin dolması bundan. “Bu mezarda bir garip var” dediğimizde, sadece toprak altına giren bir beden değil, aynı zamanda devrimci bir ruhun, bir ortak hafızanın, belki de bir ‘kılavuzun’ yokluğunu hissediyoruz. Bir insanın sesi, yüreği, ömrü boyunca yaptığı mücadeleyle bütünleşip milyonlara yol gösteriyorsa, onun kaybı da o ölçüde derin ve tarifsiz oluyor.
DÖRTLÜKLERDE SAKLI ÇIĞLIK
Türk Halk Müziği ve Anadolu rock geleneği içinde Edip Akbayram’ın seslendirdiği eserler, köklü bir geleneğin devamıydı. Nesiller boyu aktarılan marşlar, türküler, ağıtlar onun gür ve içli yorumuyla yeniden can buluyordu. Bunlardan biri de belki de en bilinen örneklerden “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz.” Anonim kaynaklı bu türkü, yüzyıllardır bu topraklarda yeşeren isyan duygusunu dört dizede özetliyordu. Edip Akbayram’ın yorumu ise, her dinleyenin içinde “Biz bu kadar zulmü hak etmiyoruz” diyen bir sesi uyandırıyordu. İşte asıl güç buydu: Bir türkünün yasaklanması, susturulması mümkün olsa da, halkın gönlünden silinmesi imkânsızdı. Edip Akbayram bunu biliyor, o güce yaslanarak şarkı söylüyordu.
Günümüzün modern müzik teknolojileri, o dönemde yoktu elbette. Radyo kanalları kısıtlıydı, plaklar ve kasetler kolayca yasaklanabiliyordu. Ama halk bir kez bir türküyü benimsedi mi, onu yasaklarla durdurmak çok zordu. Çünkü Edip Akbayram gibi sanatçılar, türküleri sadece notalarla değil, yürekten gelen bir inançla söylüyorlardı. Bu yüzden 1970’lerden 80’lere, hatta daha sonrasına kadar, her dönem baskı altında tutulmaya çalışan sol ve işçi hareketinin en önemli dayanaklarından biri oldu onun müziği.
1970’LERDEN BUGÜNE UZANAN DEVRİMCİ YOL
1970’ler Türkiye’sinde yükselen sol hareket, öğrenci eylemleri, grevler, işçi direnişleriyle dolu bir süreçti. O dönemin sanatçıları da doğal olarak bu dalga içinde yoğruldu. Edip Akbayram, büyük konser salonlarından fabrika sahalarına kadar her yerdeydi. Kimi zaman bir konserini salonlarda verirdi, kimi zaman da grevdeki işçilerin çadırına gidip omuz omuza türkü söylerdi. Yoksulluğa, adaletsizliğe, politik baskılara karşı yükselen bir isyanın parçasıydı o.
12 Mart 1971 muhtırası sonrasında karanlık günler başladı. Baskılar, tutuklamalar, yasaklar… Pek çok sanatçı gibi Edip Akbayram da sindirilmek istendi. Ama o, Sabahattin Ali’nin dizelerini derin bir coşkuyla seslendirdiği “Aldırma Gönül” şarkısını söyleyerek direnişine devam etti. “Dışarıda deli dalgalar / Gelip duvarları yalar” diye başlayarak, hapisliğin ötesinde bütün bir toplumu tutsak alan duvarlara inat, umudu elden bırakmayan bir çağrıyı dillendirdi. Bu şarkının seslendirildiği her yerde, kiminin gözyaşı, kiminin yumrukları sıkılırdı. Çünkü acıların paylaşılması, umutları çoğaltıyordu.
İŞÇİ SINIFININ VE KARDEŞLİĞİN SAVUNUCUSU
1980 darbesi, Türkiye’nin üzerinden bir silindir gibi geçti. Grevler yasaklandı, sendikalar kapatıldı, devrimciler zindana atıldı. Edip Akbayram ve onun müziği de bu baskı ortamından payını aldı; konserleri yasaklandı, plakları toplatıldı, hakkında soruşturmalar açıldı. Fakat ne yaparsanız yapın, müziğin gücünü, hele ki halkın benimsediği bir sesi kolay kolay susturamazsınız.
Edip Akbayram bu yüzden bazen küçük salonlarda, bazen de adeta gizli saklı düzenlenen etkinliklerde dinleyicisiyle buluştu. Kasetler el altından çoğaltıldı, plakları kulaktan kulağa dolaştı. İşçiler, öğrenciler, köylüler, memurlar… Hepsi, bu topraklarda adaletsizliğe, baskıya, sömürüye karşı sesini yükselten bir sanatçının varlığından güç aldılar. 1980 sonrasının bu bunaltıcı atmosferinde, onun şarkıları, kendi kendimize “Yalnız değiliz, bir de Edip var” diye fısıldadığımız anların müziğiydi.
GÖZYAŞLARI VE SLOGANLARIN BİRLİKTELİĞİ
Edip Akbayram’ı sahnede izleyenler, onun konserlerini gözyaşlarıyla anımsar. Işıklar söner, enstrümanlar yavaşça devreye girer ve o ilk dizeleri söylerken, kalabalığı tarifsiz bir duygu seli sarar. Bu öylesine derin bir buluşmadır ki, salondaki herkes aynı anda hüzünlenir, aynı anda coşar. Gözyaşları dökülürken, aynı anda sloganlar da yükselir. Acıyla umudun bu kadar iç içe geçtiği anlara ancak güçlü bir yürekle tanık olunur.
Onun gözleri de sık sık nemlenirdi sahnede. Bu, bir sanatçının kendine acıma hali değildi; tam tersine, binlerce kişinin yaşadığı acıları içinden geçirip, şarkıya dönüştürmesiydi. “Bu mezarda bir garip var” ifadesi, işte tam da bu derin hüzne, bu içtenliğe işaret eder. Çünkü bu dünyada baskıya, zulme, haksızlığa başkaldıran herkes biraz gariptir; sistemin dışında kalmak pahasına, hakikatin yanında durmayı seçmiştir.
SOL VE İŞÇİ HAREKETİNİN UNUTULMAZ MİRASI
Türkiye’nin sol ve işçi hareketi, tarih boyunca pek çok iniş çıkış yaşadı. Kimi zaman yükseldi, kitleleri peşinden sürükledi; kimi zaman darbelerle, baskılarla geriye itildi. Ama her gerilemenin ardından, yeniden filizlendi. Bu süreçte Edip Akbayram gibi sanatçılar, birer rehber niteliği taşıdılar. Mitinglerde, yürüyüşlerde, konserlerde ilk sorulan “Acaba Edip gelecek mi?” olurdu. Çünkü onun sesi, varlığı insanlara “Yalnız değiliz” duygusunu aşılıyordu.
Bugün dijital çağda müzik dinlemek çok kolaylaştı. Ancak “ruha dokunan” ve toplumu ayağa kaldıran eserlerin azaldığını da hissediyoruz. Bu yüzden Edip Akbayram’ın kaybı, yalnızca büyük bir ustayı yitirmek anlamına gelmiyor; bir devrin simgesini de uğurluyoruz. Oysa biliyoruz ki yeni nesiller kendi şarkılarını, kendi seslerini yaratacaklar. Yine de geçmişin büyük ustalarını unutmamak, geleceğe ışık tutmanın en sağlam yolu.
“ŞU METRİS’İN ÖNÜ”: 12 EYLÜL’ÜN KARANLIĞI
12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’nin hafızasına kazınmış en karanlık dönemlerden biridir. Binlerce insan gözaltına alındı, işkenceler, idamlar, baskılar birbirini izledi. Bu acı dönemin simgelerinden biri de İstanbul’daki Metris Cezaevi’dir. “Şu Metris’in Önü” adlı türkü, Edip Akbayram’ın sesinde, sadece bir mekânı değil, orada çekilen acıları, hasretleri ve umutları da dile getiriyordu:
“Şu Metris’in önü bir uzun alan
Bir tek seni sevdim, gerisi yalan
Senin hasretindir hücreme dolan
Bir tek seni sevdim, gerisi yalan…”
Bu dizeler, darbe sonrası zindanlara atılan binlerce gencin, devrimcinin, aydının ve ezilenin ortak çığlığıydı. Edip Akbayram’ın kalın, içten sesi bu çığlığı öyle bir noktaya taşıyordu ki, sadece tutuklular değil, dışarıda kalanlar da “biz de içerdeyiz” diyordu. Çünkü gerçek tutsaklık, yalnızca demir parmaklıkların ardında değildir; baskı düzeni, hepimizi görünmez duvarlarla kuşatır. İşte bu duvarlara karşı yükselen bir itirazdı Edip Akbayram’ın müziği.
GARİPLİKTEKİ BÜYÜK YÜREK
“Bu mezarda bir garip var” sözünün tam da Edip Akbayram’la özdeşleşmesi boşuna değil. Bu topraklarda muhalif, devrimci, haksızlığa karşı duran sanatçıların kaderidir “garip” kalmak. Resmî ideolojinin, egemen düzenin onları dışlaması, baskılaması beklenir. Ama halkın sımsıkı sarıldığı da yine onlardır. Edip Akbayram hem sansüre, hem yasağa, hem de türlü suçlamalara maruz kaldı. Ancak yılmadı; sesini kısma taleplerini kabul etmedi. Dışlanmaya, yalnız bırakılmaya razı oldu ama halkın türküsünü söylemekten asla geri durmadı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun şarkıları, insanların zihinlerinde bir “umut işareti” olarak parlıyor. Bir köyde büyüyen bir çocuğun radyoda duyduğu sesiyle hayallere kapılması, bir işçinin bant başında mırıldanarak direnç kazanması, bir üniversite öğrencisinin “Ben de değiştirebilirim bu düzeni” diye düşünmesi… Tüm bunlar, Edip Akbayram’ın nasıl bir köprü kurduğunu anlatmaya yetiyor. Şimdi bedeni toprakta, ama yüreklerde açtığı o yol, hep aydınlık kalacak.
MAHZUNİ ŞERİF İLE YOL ARKADAŞLIĞI
Aşık Mahzuni Şerif ile Edip Akbayram, Anadolu’nun acılı, çileli ama bir o kadar da direnç dolu ruhunu müzik ve şiirle birleştiren iki büyük isimdi. Biri sözüyle, diğeri ise sözleri kalplerin derinliklerine taşıyan sesiyle halkın önderliğini yaptı. Mahzuni’nin kaleminden dökülen dertler, Akbayram’ın gür sesiyle geniş kitlelere ulaştığında, ortaya bir direniş marşı çıkıveriyordu. “Yoksulun sırtından doyan doyana” diyen dizeler, insanlara “Artık yeter!” diye haykırma cesareti veriyordu.
Bu iki dostun hayatı, söyleyemedikleri her şeyin acısı ve söyledikleri her kelimenin bedeliyle yoğruldu. Nereye gitseler, bir baskının gölgesi, bir zulmün nefesi enselerindeydi. Ama onlar, halka sırt çevirmeyi asla düşünmediler. Halkın sorunlarını kendi sorunları bildiler, acısına ortak oldular. Bu yüzden Mahzuni’nin dizeleri, Akbayram’ın sesinde belki de sonsuza kadar yaşayacak bir mirasa dönüştü.
Mahzuni’nin “İşte gidiyorum çeşmi siyahım” dizeleri, Edip Akbayram’ın bu dünyadan sessiz sedasız ayrılışına adeta bir ağıt gibi oturuyor. O dizeler sadece bir ozanın değil, tüm gariplerin, tüm yoksulların, tüm ezilmişlerin vedasını simgeliyor. Bugün iki büyük ustadan da yoksun kalmış olmanın hüznü, aynı zamanda devasa bir mirasa sahip olduğumuzu hatırlatıyor: Unutulmaz türküler ve bitmeyen bir mücadele ruhu.
YARINA BIRAKILAN VASİYET: “UNUTMAYIN, YILMAYIN, SUSMAYIN”
Edip Akbayram’ın ölümü, bizlere bir vasiyeti de fısıldar gibidir: Unutmayın, yılmayın, susmayın. Bu, aslında Türkiye’de solun ve işçi hareketinin asırlardır birbirine anlattığı, devrettiği bir sözdür. Nitekim zulüm neredeyse, orada birileri “Bu haksızlığa hayır” demiştir. Bu bazen bir ozan, bazen bir devrimci önder, bazen de bir sanatçı olarak karşımıza çıkmıştır. Edip Akbayram bu zincirin en güçlü halkalarından biriydi.
Onun anısına yapabileceğimiz en anlamlı şey, bu mücadele geleneğini diri tutmak olacaktır. İşçilerin hakkı gasp edildiğinde, kadınlar katledildiğinde, doğa talan edildiğinde, gençlik umutsuzluğa sürüklendiğinde hep onun şarkılarını hatırlayalım. Sesi yankılanmasa bile, dijital kayıtlarda, plaklarda, kasetlerde ve en önemlisi zihinlerimizde hep var olacak. Çünkü Edip Akbayram’ın sesi, sadece kulaklarımızda değil, yüreklerimizde de derin izler bıraktı.
“BU MEZARDA BİR GARİP VAR” DİYEREK VEDA ETMEK
“Bu mezarda bir garip var” cümlesini bugün söylemek, yüreğimizi sızlatıyor. O, hayattayken de böyle söylerdi: “Biz hep gariptik, garipliğe de taliptik.” Bu topraklarda adaletsizliklere, baskılara, sömürüye karşı çıkan herkesin kendini biraz “garip” hissetmesi kaçınılmaz. Ama yine de halk, o garibi bağrına basıp ona en büyük değeri veriyor. Çünkü hakikati söyleyen seslerin değeri, yüzyıllar geçse de silinmiyor.
Şimdi onun mezarına bir çiçek bırakmak isteyenler, belki gözyaşlarını tutamayacak. Bir yandan bir konserindeki hatıra, öte yandan bir direniş meydanında yankılanan sesi canlanacak kulaklarında. Ve tam da o an, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” yahut “Aldırma Gönül” yine içten bir nefesle mırıldanılacak. Belki hüzünlü belki öfkeli ama mutlaka umuda dair bir hisle.
“HABERİN VAR MI?”: UMUDA DAİR BİR ŞARKI
Edip Akbayram’ın seslendirdiği, Hüseyin Albayrak’ın sözlerini taşıyan “Haberin Var mı?” adlı şarkı, şu an onun sessiz vedasıyla buluşunca, sanki onun bizlere son el sallayışı gibi duyuluyor:
“Gelir günler gelir gülüm yaz bahara erer
Ay karanlık gecelerim umuda döner
Seni seven deli yürek bir gün yine sever
Bu şarkıyı sana yollar, haberin var mı?”
Bu dizeler, karanlık gecelerin ardından mutlaka bir baharın geleceğini ve umudun asla ölmeyeceğini hatırlatıyor. Edip Akbayram, ölümüyle bizi derin bir yasa boğsa da aynı zamanda bize bu sözü, bu umudu da miras bırakıyor. Çünkü hayatta en çok yıpranmış, en çok ezilmiş olanlar bile, dayanışmayı ve sevgiyi yeniden yeşertebilir. Şarkılar bu gücü saklar ve yarınlara taşır.
SON SÖZ: HUZUR İÇİNDE YAT, BÜYÜK USTA
Edip Akbayram’ın vedası, yalnızca bir sanatçıyı değil, bir dönemi, bir mücadeleyi de selamlıyor. Onun sesi artık bu dünyada duyulmayacak belki ama dizelerinde, plaklarında, kayıtlarda ve hafızalarımızda yaşamaya devam edecek. “Bu mezarda bir garip var” ifadesi, onun anısına çiçek bırakacak herkese, aslında bu garipliğin ne kadar onurlu olduğunu fısıldıyor.
Çünkü o gariplik; yoksulu, ezileni, işçiyi, köylüyü, öğrenciyi, kadını, genci, yaşlıyı, insanca bir yaşam hakkı isteyen herkesi kucaklamak demekti. Bu dünyada sessiz kalmaktansa, “Söz yetmez, haykırmak lazım!” diyerek şarkılara sarılmak demekti. Ve işte Edip Akbayram bunu yaptı: Dünyaya “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” diye haykırdı, “Aldırma Gönül” diyerek umudu tazeledi, “Şu Metris’in Önü” diyerek karanlığın içinden çıkan sesi çoğalttı, “Haberin Var mı?” diyerek de bir gün baharın geleceğini müjdeledi.
Bugün gözyaşlarımız belki sel olup akıyor; hüzün derin, yokluk sızısı yürek yakıcı. Ama aynı zamanda biliyoruz ki onun bıraktığı miras, yolumuzu aydınlatacak. Türkiye’de sol ve işçi hareketinin farklı dönemlerde yaşadığı bütün acıları, sevinçleri, umutları tek bir seste birleştiren Edip Akbayram, bu toprakların belleğinde hep yaşayacak.
Huzur içinde uyu, büyük usta… Senin sesinde yankılanan tüm acılar, söylenmemiş tüm sözler, yarım kalmış tüm hayaller şimdi bizim omuzlarımızda. “Bu mezarda bir garip var” diyerek seni anıyoruz; ama biliyoruz ki o gariplik aynı zamanda binlerce, milyonlarca yürekte devam ediyor. Ve senin sesin, bu dünyada adalet isteyen, barış isteyen, özgürlük isteyen herkesin dilinde, yüreğinde yaşacak. Çünkü gerçek sanatçılar, bu dünyadan göçse de koca bir tarihi, direnişi ve umudu geride bırakırlar. Sen de bıraktın… Ve inanıyoruz ki yeşerttiğiniz o umut, nesiller boyunca yaşayacaktır.
(Bu yazı, Edip Akbayram’ı anmak ve Türkiye’de sol ile işçi kesiminin direniş dolu tarihini, on yıllar süren baskıları, yasakları ve bu yoldaki sanatın önemini vurgulamak amacıyla kaleme alınmıştır. Onun şarkılarında yankılanan insanlık onuru, adalet talebi ve özgürlük sevdası, hiçbir zaman toprağa gömülmeyecek; yeni nesillerin türküleriyle, marşlarıyla ve bellekleriyle yaşamaya devam edecektir.)
Yorumlar
Kalan Karakter: