CİNAYET SAATİ
haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
maktulün onbeş yıllık arkadaşı
üçü kamarot öteki aşçıbaşı
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü
vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü
hiç biriniz orada yoktunuz
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
on üç damla gözyaşını saydım
allahına kitabına sövüp saydım
şafak nabız gibi atıyordu
sarhoştum kasımpaşa'daydım
hiç biriniz orada yoktunuz
haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
polis kaatilleri arıyordu
deli cafer ismail tayfur ve şaşı
üzerime yüklediler bu işi
sarhoştum kasımpaşa'daydım
vapuru onlar vurdu ben vurmadım
cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben vursam kendimi vuracaktım
Attila İlhan
****
Edebiyat, hem bireysel duyguların hem de toplumsal olguların dile getirildiği güçlü bir ifade alanıdır. “Cinayet Saati” adlı şiir, Haliç’te demirlemiş bir vapurun dört kişi tarafından vurulması üzerinden, Türkiye’nin 1940’lardan 1970’lere uzanan dönemdeki sosyopolitik çalkantılarını, bireyin suç ve suçluluk kavramlarıyla mücadelesini, çaresizliği ve kolektif sorumluluğu anlatır. Bu şiiri, Rus edebiyatının en önemli klasiklerinden biri olan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanındaki karakterlerin bakış açılarıyla okuduğumuzda, ortaya çıkan katmanlar daha da zenginleşir. Dostoyevski’nin romanı, Raskolnikov’un ahlaki buhranını, suçla yüzleşme sürecini ve iç dünyasındaki çelişkileri aktarmakla kalmaz; aynı zamanda dönemin toplumsal koşullarının birey üzerindeki baskısını da çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer.
Aşağıdaki çözümlemede, “Cinayet Saati” şiirinin temel temaları olan şiddet, suçluluk, tanıklık, kader ve toplumsal çaresizlik gibi unsurları hem Türkiye’nin tarihsel bağlamında hem de Suç ve Ceza’da merkezî konumda yer alan Raskolnikov, Sonya, Marmeladov gibi karakterlerin perspektifleri üzerinden yorumlamaya çalışacağız. Buna ek olarak, şiirin son dizelerinde yer alan “üzerime yüklediler bu işi” ifadesinin, özellikle belirli tarihsel dönemlerde suçun muhaliflere, aydınlara veya solculara mal edilme pratiğiyle nasıl örtüştüğüne de değineceğiz.
“İnsanın canını sıkan ne biliyor musun? Herhalde onların yalan söylemesi değil. Yalan, her zaman affedilebilir… Yalan sevimli bir şeydir, çünkü insanı gerçeğe ulaştırır. Hayır, burada insanın canını sıkan şey, yalnız yalan söylemeleri değil, kendi yalanlarına kendilerinin de inanmalarıdır.”
Dostoyevski – Suç ve Ceza
1. Şiirin Genel Çerçevesi: Cinayet ve Toplumsal Arka Plan
“Cinayet Saati”nde, Haliç’te eli kolu bağlı bir vapur dört kişi tarafından bıçaklanarak “vurulur.” Vapurun bir insan gibi ağlaması, çaresizce bekleyişi ve sonunda “kuduz gibi böğürmesi,” şiiri fiziksel gerçeklikten çıkararak sembolik bir boyuta taşır. Türkiye’de 1940’lardan 1970’lere kadar olan süreçte, sosyal, ekonomik ve politik değişimler hız kazanmış; köyden kente göç, çok partili siyasi hayata geçiş, darbeler ve toplumsal huzursuzluklar peş peşe yaşanmıştır. Vapur, tam da bu değişimlerin merkezinde yer alan İstanbul’un bir simgesi olarak düşünülebilir. Onun “demirlemiş” ve “ağlayan” hâli, aslında hareketsiz ve çaresiz bırakılmış bir toplumun ya da bireyin durumuna işaret eder.
Dört failin, vapurun on beş yıllık arkadaşları (üç kamarot ve bir aşçıbaşı) olması, ihanet, sadakat ve suç kavramlarını iç içe geçirir. Daha da önemlisi, şiirde “ben yapmadım” diyen bir anlatıcının varlığı, suçluluk ve tanıklık arasındaki gelgitleri vurgular. Şair, “ben vursam kendimi vuracaktım” diyerek hem toplumsal hem de bireysel bir bunalımı ortaya koyar. Bu çelişki, bizi Suç ve Ceza romanının kahramanı Raskolnikov’la örtüşen bir düzleme taşır: Raskolnikov da cinayeti işlerken kendi içindeki uçurumla, yalnızlığıyla ve varoluşsal bunalımıyla yüzleşir.
Burada dikkati çeken bir başka nokta ise “üzerime yüklediler bu işi” dizesidir. Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı’nın işlediği cinayeti, anlatıcının üzerine atmaya çalıştıkları sezilir. Bu durum, özellikle Türkiye’nin darbelerle sarsılan, siyaseten çalkantılı dönemlerinde sıkça görülen “suçun belirli toplumsal kesimlere—özellikle de muhaliflere, solculara, aydınlara—fatura edilmesi” pratiğini akla getirir. Tarihsel olarak bakıldığında, 1960’ların sonunda ve 1970’lerde, faili meçhul cinayetlerin veya karanlık eylemlerin rahatlıkla sol grupların, entelektüellerin veya farklı siyasî hiziplerin üzerine yıkılmaya çalışıldığı görülmüştür. Şiirdeki anlatıcının “Ben vurmadım” demesine karşın, resmî makamların ya da toplumun ilk iş olarak “sarhoştu, Kasımpaşa’daydı, demek ki mutlaka o yaptı” diye düşünmesi, bu dönemsel realiteyle benzerlik gösterir.
Adam Smith, Ahlaki Duygular Teorisinde (The Theory of Moral Sentiments) toplumdaki bireylerin empati ve vicdan yoluyla birbirine bağlı olduğunu öne sürer. Oysa “Cinayet Saati”nde sergilenen kayıtsızlık, Smith’in sözünü ettiği “doğal empati”nin adeta inkârı gibidir; insanlar, olan biteni görmezden gelerek suçu başkasının üstüne atma eğilimi gösterirler. Dolayısıyla şiirdeki parçalanmışlık, Smith’in vurguladığı toplumsal uyumun kaybını da yansıtır.
2. Dostoyevski’nin Suç ve Cezası: Raskolnikov’un Ahlaki ve Psikolojik Gerilimi
Raskolnikov, fakir bir hukuk öğrencisi olarak, içinde yaşadığı yoksunluk ve adaletsizlik duygusuyla boğuşurken “büyük adam” ve “sıradan insan” ayrımı üzerine bir kuram geliştirir. Ona göre, Napolyon gibi “üstün” addedilen kişiler, insanlığın genel kurallarını çiğnese de tarih tarafından mazur görülürler. Bu çarpık düşünce sistemi, Raskolnikov’u tefeci kadını öldürmeye sürükler. Fakat cinayet sonrasında yüklendiği “suçluluk” duygusu, iç dünyasında büyük bir fırtınaya neden olur.
“Cinayet Saati”ndeki anlatıcının “Ben vurmadım, onlar vurdu” dese de sürekli kendini temize çekmeye çalışması, Raskolnikov’un suçla yüzleşme gerilimini andırır. Raskolnikov’da olduğu gibi, şiirdeki anlatıcı da hem suça ortak olduğu düşünülen bir yapının içindedir hem de kendini aklama çabasındadır. Hem roman hem de şiir, cinayetin kendisinden ziyade, sonrasında yaşanan içsel hesaplaşmaya odaklanır. Raskolnikov suçunu itiraf ettiğinde de, şiirin anlatıcısı “Ben vursam kendimi vururdum” diyerek kendi öz-yıkıcı dürtüsünü ifşa eder: Suç, dışa yöneltilmektense içe yöneltilecek kadar derin ve şiddetli bir sorgulamaya dönüşmüştür.
“Hem böyle yapıyorum hem de yaptıklarımdan korkuyorum.” diye düşündü. “Hım… Evet, her şey insanın elindedir. Fakat insan korkaklığı yüzünden çok şeyi kaybedebilir. Gerçek bu. İnsanların en çok neden korktuklarını bilmek isterdim. Onları en çok korkutan şey yeni bir adım atmak, yeni bir söz söylemek…”
Dostoyevski – Suç ve Ceza
3. Suçun Psikolojik Boyutu: Raskolnikov vs. Şiirin Anlatıcısı
Freud'a göre suçluluk duygusu, bilinçdışı çatışmalardan doğan, süperegonun ego üzerindeki baskısı sonucu ortaya çıkan ve kişinin iç dünyasında cezalandırılma beklentisiyle şekillenen bir psikolojik durumdur. Kişi, bilinçdışı arzularını yerine getirmekten dolayı süperegosu tarafından cezalandırılacağını hisseder ve bu nedenle suçluluk duyar. Suç ve Cezadaki Raskolnikov, suç işledikten sonra gizli ve açık bir vicdan azabı yaşar; fiziksel rahatsızlıkları belirginleşir, ateşli rüyalar görür, uyku düzensizlikleri çeker. “Cinayet Saati” şiirinde ise anlatıcı, “cinayeti kör bir kayıkçı gördü” diyerek suçun saklanamayacağını ima eder. Bu “kör kayıkçı,” Raskolnikov’un vicdanını temsil eden Porfiry Petrovich veya Sonya gibi düşünülebilir. Çünkü körlüğüne rağmen gerçeği “görmüş” olması, bireysel ya da toplumsal vicdanın bir şekilde suçu ifşa edeceğini söyler.
Raskolnikov, suç işleyen bir karakter olarak, toplumdan ve Tanrı’dan kopuşu deneyimler. Benzer şekilde, şiirdeki vapurun acı dolu sesi ve çevresindekilerin kayıtsızlığı, suça tanık olan ama müdahale etmeyen bir toplumu betimler. “Hiç biriniz orada yoktunuz” dizesi, Marmeladov’un anlattığı acılara sırt çeviren Petersburg halkını hatırlatır. Şiirdeki anlatıcı, kendisinin göründüğü ama halkın “hiç orada yokmuş gibi” davrandığı bir yalnızlığın içindedir.
Öte yandan, anlatıcının “sarhoştum kasımpaşa’daydım” ifadesi, yoksulluğun ve toplumsal dışlanmışlığın altını çizer. Karl Marx’ın vurguladığı sınıfsal eşitsizlikler, böylesi yoksul ve umutsuz koşullarda suçun veya suçlanmanın daha kolay vuku bulabileceğini anlatır. Raskolnikov’un yoksullukla boğuşan hâli, anlatıcıyla arasında bir sınıf ve çaresizlik köprüsü kurar. Zira Marx’ın deyimiyle toplumsal altyapının (ekonomik koşullar) yarattığı gerilimler, insanların ruhsal durumunu ve suç kavrayışını derinden etkiler.
“Durmaksızın yürümeye devam etti. İçinde korkunç bir oyalanma isteği vardı, ama ne yapacağını, neye girişeceğini bilmiyordu. Her an giderek daha baskın hâle gelen yeni bir duygu içini kaplıyordu; bu duygu, çevresindeki her şeye karşı ölçülemeyecek kadar büyük, neredeyse fiziksel bir tiksinti, inatçı ve kötücül bir nefretti...”
Dostoyevski – Suç ve Ceza
4. Toplumsal Sorumluluk ve Kolektif Suç: Şiirdeki Dört Kişi ve Dostoyevski’nin “Ortak Kader” Düşüncesi
Suç ve Ceza, yalnızca Raskolnikov’un değil, bir bütün olarak toplumun da portresini çizer. Yoksulluk, adaletsizlik, ahlaki çöküntü, bireyleri suç işlemeye veya suça göz yummaya iter. Romanın çeşitli karakterleri — Sonya, Katerina Ivanovna, Razumihin — ahlaki ve toplumsal değerlerin farklı veçhelerini temsil eder. Bu çok sesliliğin temelinde, Dostoyevski’nin “insanlığın ortak kaderi” fikri yatar: Suçu işleyen kişi tek başına suçlu değildir; toplum, kurumlar ve hatta ekonomik yapı da buna katkıda bulunur.
Benzer şekilde, “Cinayet Saati”nde cinayeti dört kişinin işlemesi, suçu bireysel olmaktan çıkarıp kolektif bir boyuta taşır. Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı’nın, vapuru bıçaklama eylemiyle gerçekleştirdikleri saldırı, şiirde “birlikte işlenen suç”un toplumsal boyutuna işaret eder. Üstelik bu dört kişi, maktulün on beş yıllık arkadaşlarıdır; yani sadakat ve dostluk gibi kavramlar bir anda yerini kanlı bir ihanete bırakır.
Tam bu noktada Thomas Hobbes’un “homo homini lupus” (insan insanın kurdudur) deyişi karanlık boyutu yansıtır: Doğa durumunda, herkes kendi çıkarı için mücadele eder. Hobbes’a göre düzen, ancak güçlü bir otoriteyle mümkün olabilir. Öte yandan, Jean-Jacques Rousseau “insan doğası iyidir” der; fakat yozlaşmış toplum düzeni bu iyiliği bozar. “Kör kayıkçı” metaforu, belki de Rousseau’nun bahsettiği özdeki “merhamet”in hâlâ var olduğuna dair bir işarettir.
Burada devreye Emile Durkheim’ın “kolektif bilinç” (conscience collective) kavramı da girer: Toplumun ortak değerlerinin zayıflaması, bireyleri “anomie” (kuralsızlık) durumuna sürükler. Deli Cafer ve arkadaşlarının birlikte işledikleri suç, Durkheimcı bakışla, toplumsal bağların koptuğu, ortak değerlerin erozyona uğradığı bir senaryo olarak okunabilir.
Sonuç olarak, dört failin suçu anlatıcının üzerine atmaya çalışması, bir “günah keçisi” arama eğilimini yansıtır. 1970’lerde Türkiye’de pek çok aydın ve sol görüşlü insan, “terörist” damgası yemiş veya “ülkeyi karıştırmakla” suçlanmıştır. “Cinayet Saati”nde de “üzerime yüklediler bu işi” dizesi, suçun bilinçli saptırılması ve asıl faillerin korunması pratiğine işaret eder. Bu noktada, Max Weber’in “rasyonel-bürokratik” otorite anlayışı da devreye girer; devletin veya polisin gücü, gerçeği ortaya çıkarmaktan ziyade, kimin “suçlu” ilan edileceğini belirleyebilen bir mekanizmaya dönüşebilir.
5. “Ben Vursam Kendimi Vuracaktım”: Öz-Yıkıcılık ve Kefaret
Şiirin sonunda yer alan “Ben vursam kendimi vuracaktım” dizesi, derin bir öz-yıkıcılık ve suçluluk duygusunu açığa çıkarır. Bu duygu, Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un yaşadığı vicdan azabıyla benzerlik gösterir; Raskolnikov, suçu işledikten sonra toplumsal hayattan çekilir, hastalanır ve sonunda itirafa sürüklenir. Dostoyevski, böylece “suç”un adli olmaktan çok ruhsal bir mesele olduğunu ortaya koyar.
Şiirin anlatıcısı ise tam anlamıyla bir kefaret yoluna giremez; “Ben vurmadım” diye haykırırken, öte yandan “kendimi vuracaktım” diyerek intihar veya kendi kendini cezalandırma düşüncesini dillendirir. Burada, Sonya’nın Raskolnikov’u sevgi ile kucaklayıp onun arınmasına rehberlik etmesine benzer bir figür yoktur. Toplumun merhametten, dayanışmadan uzak olduğu bir dönemde, birey tamamen yalnız kalır.
Bu psikolojik tablo, aynı zamanda toplumsal paranoyanın yükseldiği dönemlerdeki yalnızlığın da bir dışavurumu olarak okunabilir. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında veya 12 Eylül 1980 darbesi sürecinde, pek çok insan “yanlış zamanda yanlış yerde” olmaktan ötürü fişlenmiş, işkenceye uğramış, hapse atılmıştır. Suçu üzerine almak zorunda kalan, itirafa zorlanan ya da en azından fiilen suçluymuş gibi muamele gören binlerce kişinin dramı, şiirdeki anlatıcının “Ben vursam kendimi vururdum” demesiyle paralel bir ruh hâlini çağrıştırır. Suç, bazen gerçekten işlenir; bazen de “birilerinin işine geldiği” için masumlara atfedilir. Böylece anlatıcının ruh hâli, aynı zamanda bir siyasi ve toplumsal baskı ortamının ruh hâlidir.
Bu yalnızlık, özellikle Max Weber’in modern toplumda “bireyin tıpkı bir demir kafeste hapsedilmiş gibi” olduğunu belirten yaklaşımıyla da açıklanabilir. Weber’e göre, bürokratik ve rasyonel düzenler, insanın maneviyatını ve dayanışma duygusunu köreltebilir; Raskolnikov ve “Cinayet Saati” anlatıcısı bu demir kafeste sıkışmış gibidir.
6. Tarihsel ve Sosyolojik Paralellikler: Petersburg Sokaklarından Haliç Kıyılarına
Dostoyevski’nin Petersburg’u, yoksul mahalleleriyle, iç karartıcı pansiyonlarıyla, sarhoş meyhaneleriyle ve yoksunluk çeken insanlarıyla toplumsal çürümenin bir alegorisidir. “Cinayet Saati”nde betimlenen Haliç manzarası, benzer bir şekilde, İstanbul’un en yoksul ve en çarpıcı yüzünü sergiler.
1940’lardan 1970’lere dek Türkiye’de yaşanan hızlı göç, gecekondulaşma, endüstrileşme ve siyasi kargaşa, insanları içsel ve dışsal çatışmalarla baş başa bırakmıştır. Tıpkı Dostoyevski’nin romanında olduğu gibi, bu dönem Türkiye’sinde de suç, tek bir kişinin suçu olmaktan çıkar; toplumsal yapı, adalet mekanizmaları ve ekonomik koşullar da suçu besleyen unsurlara dönüşür. Raskolnikov, yoksul olduğu için cinayete meyleder; “Cinayet Saati”nin anlatıcısı ise “kasımpaşa’daydım, sarhoştum” diyerek kendi yoksulluğunu ve çaresizliğini öne sürer.
İstanbul’un Kasımpaşa semti, işçi sınıfından insanların yaşadığı, dar sokakları ve ağır hayat şartlarıyla bilinen bir bölgedir. Petersburg’un arka sokakları ile Kasımpaşa’nın dar sokakları, benzer bir toplumsal gerçekliğin ifadesi olarak görülebilir. Böylece şiir, şehir mekânının karanlık tarafını Dostoyevski’nin romanıyla benzer bir bağlamda sunar. Ayrıca, şiirdeki vapurun “demirlemiş” olması, İstanbul’un tarihinde de sıkça gündeme gelen toplumsal durgunluğu veya çıkışı olmayan bir bekleme hâlini sembolize edebilir. Raskolnikov’un Petersburg’da hissedip durduğu “hareketsizlik” ve “boğulma” hissi, şiirde vapur üzerinden kentliye yansıtılır. Vapurun ağlaması, kurtulmayı beklemesi ama sonunda bıçaklanarak susturulması, toplumsal bir cinneti de yansıtır. Türkiye’nin özellikle 1950’lerden itibaren hızla değişen siyasal atmosferinde, suç ve ceza kavramları hukukî olmaktan ziyade ideolojik bir kılıfa bürünmüştür. Suçun kimler tarafından işlendiği, hangi grupların suçlu ilan edileceği, medyanın veya devlet aygıtının elindeki güce göre belirlenmeye başlamıştır. Bu noktada, "Suç ve Ceza"daki toplumsal adaletsizlik vurgusu, Türkiye’nin yakın tarihindeki yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler ve suçun sisteme muhalif kesimlere “yüklenmesi” pratiğiyle birleşir. Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı, kendi cinayetlerine ortak ararken devletin veya kamunun onları gerçekten bulup bulmayacağı meçhuldür; “polis katilleri arıyor” denilmesine rağmen, şiirde en çok anlatıcıya işaret edilir. Bu, gerçek suçluların arka planda gizlenebildiğini veya kollanabildiğini düşündürür.
7. Acının kişiselleştirilmesi: "On Üç Damla Gözyaşını Saydm"
Şiirde geçen "on üç damla gözyaşını saydım” ifadesi de yine daha önce değindiğim gibi vapurun kişileştirilmesi yoluyla bireysel ve toplumsal mağduriyetin somutlaştırılmasına işaret eder. Şiirde geçen “on üç damla” sayısının seçilmesi tesadüf olmayıp, belki de spesifik bir tarihsel dönemi veya belirli olayları ima etmektedir. Vapurun eli kolu bağlı şekilde ağlaması, toplumun çaresizliğini, bir tür çaresizce bekleyiş ve sessiz bir protestoyu simgeler diye belirtmiştik; ayrıca gözyaşlarının sayılması, tanıklığın acı verici bilinci anlamına gelir; şiirin anlatıcısı acıyı sadece görmekle kalmaz, onu sayarak derinleştirir. Raskolnikov da işlediği cinayetin ardından hem kurbanının, hem de toplumun çektiği acıların farkına varır. Burada anlatıcı da suçun yarattığı mağduriyetin ve masumların çektiği acının bilincindedir. Raskolnikov'un suçluluk ve vicdan azabıyla duyduğu iç acısı, şiirde damlalar hâlinde gözyaşları olarak yansıtılır.Bu, toplumsal acılara karşı duyulan farkındalığı ve empatiyi vurgular.
Devamında gelen “Allahına kitabına sövüp saydım” oldukça sert bir ifadedir ve çaresizliğin, isyanın ve öfkenin uç noktasını gösterir. Bu, şiirin anlatıcısının çaresizliğinin derinliğini, adaletsizliğe ve acılara karşı duyduğu öfkeyi sembolize eder. Geleneksel değerlere yönelik bu tür bir saldırgan tutum, toplumun ve bireyin adaletsizliğe, çaresizliğe ve yanlış suçlamalara karşı duyduğu tepkinin ifadesidir. İlhan’ın bu tarz keskin ifadeleri kullanması, Türkiye’nin tarihsel olarak geçirdiği sosyal ve siyasi gerilim dönemlerine gönderme yapar. Dostoyevski’nin Tanrı’ya ve inanca yönelik isyan ve sorgulaması, genellikle derin psikolojik ve felsefi çatışmalara işaret eder. Raskolnikov da kendi iç dünyasında sürekli bir manevi sorgulama içindedir. İlhan’ın şiirindeki bu sövgü ifadesi, toplumun ve bireyin, adaletsizliğin karşısında manevi değerlerini bile sorgulama noktasına geldiğini sembolize eder. Bu açıdan bakıldığında, şiirin bu dizesi, toplumsal bir cinnetin ve manevi bir kırılmanın yansımasıdır.
8. Kolektif Tanıklık ve Sessizlik: “Kör Kayıkçı” ve Suçun İnkârı
Şiirdeki “kör kayıkçı,” olayın tek görgü tanığıdır; fiziksel olarak “görememesi,” ironik bir biçimde gerçeği görme kapasitesini sembolize eder. Dostoyevski’nin evreninde Porfiry Petrovich gibi karakterler, kanıt yetersizliğine rağmen psikolojik sezgileriyle suçluyu bulmaya yaklaşır. “Kör kayıkçı” da benzer bir hakikate işaret eder.
Şiirdeki “kör kayıkçı,” olayın en önemli tanığı olmasına rağmen, fiziksel olarak “görememesi”yle ironik bir çelişki yaratır. Ancak bu çelişki, gerçekte toplumsal vicdanın körlüğünü mü, yoksa suçun asla tamamen saklanamayacağını mı ifade eder? Dostoyevski’nin evreninde de kimsenin “görmediği” veya “kanıtlayamadığı” suç, Raskolnikov’un vicdanında en net biçimde gözler önüne serilir. Romanda Porfiry Petrovich, delil yetersizliğinden dolayı Raskolnikov’a doğrudan suçlu diyemese de onun psikolojik tepkilerinden gerçeğe ulaşır. Bu benzerlik, şiirde “kör kayıkçının” gördüğünün hukuk önünde kanıtlanamaması ama manevi düzlemde suçu aydınlatmasıyla örtüşür. Suç, sadece failin veya maktulün meselesi değildir; toplumsal bir gerilim hattının üzerinde durur. Ne var ki çevredeki insanlar “orada yoktunuz” denilerek suça sessiz kalmakla itham edilir. Bu, "Suç ve Ceza" daki Petersburg halkının, Raskolnikov’un gerilimini anlasalar da müdahale etmemelerine benzer. Kimse sorumluluk almak istemez; herkes kendi çaresizliğiyle meşguldür. Öte yandan, “kör kayıkçı,” şiirdeki anlatıcının masumiyetini kanıtlayabilecek tek şahittir. Fakat o kördür; yani gerçeği “hukuken” ispatlayabilecek durumda değildir. Bu, toplumsal adaletin ve hakikatin nasıl körleştiği veya körleştirildiği noktasında da bir eleştiri içerir. 1970’lerde, 1980’lerde veya daha sonrasında, pek çok dava “delil yetersizliği” gerekçesiyle sonuçsuz kalmış, asıl faillerin kim olduğu resmen kanıtlanmamıştır. Ancak toplum düzeyinde herkes gerçekleri az çok bilmiş, fakat konuşmak istememiştir. Şiirde de bu suskunluk, “Hiç biriniz orada yoktunuz” dizesiyle sert bir şekilde eleştirilir.
Bu noktada, Emile Durkheim’ın “toplumsal dayanışma” kavramı akla gelir. “Kör kayıkçı,” toplumsal dayanışmanın bitmediğini ima etse de, şiirin satırlarında genel bir suskunluk hakimdir. İnsanlar, suçu ifşa edecek cesareti göstermez; “orada yoktum” diyerek toplumsal sorumluluğu reddederler. Dolayısıyla, anomie (toplumsal norm boşluğu) derinleşir. Durkheim’a göre, böyle dönemlerde ortak değerler zayıflar ve bireyler “kendi benlikleriyle” baş başa kalır.
9. Suçu Muhaliflere Yıkma Pratiği: “Üzerime Yüklediler Bu İşi”
Şiirin en can alıcı dizesi, “üzerime yüklediler bu işi”dir. Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı, vapuru bıçaklayan gerçek failler olsa da, kamuoyu veya polis—hatta belki de her ikisi—cinayeti anlatıcının sırtına yıkmaya çalışır. Özellikle siyasal kargaşa dönemlerinde veya darbeler sırasında, muhalif kesimlerin benzer şekilde suçlu ilan edilmesi yaygın bir yöntemdir.
“Suç ve Ceza”da Raskolnikov da belirsiz bir ortamda yakalanmaya çalışılır; toplumsal yozlaşma, gerçeği bulmayı zorlaştırır. “Cinayet Saati”nde de Türkiye’ye özgü bir yansıma görüyoruz: Asıl failler, toplumun veya devlet aygıtının gölgesinde rahatça dolaşabilirken, “sarhoştum kasımpaşa’daydım” diyen anlatıcı günah keçisi ilan edilir. Böylece iktidarın, Max Weber’in tanımladığı biçimde, “rasyonel-bürokratik yetke”yi kendi çıkarlarına uyacak şekilde kullanabileceğini görürüz. Gerçek suçun üzeri örtülüp, sistemin “düzeni koruma” iddiası sürdürülür.
Öte yandan, şiirin anlatıcısının suçu kabul etmemesi, bir protesto ve özsavunma eylemidir. “Ben vursam kendimi vururdum” ifadesi, ruhsal bir çöküşün ortasında kalan bireyin, hem kendine hem de topluma karşı duyduğu öfkeyi açığa vurur. Tarihin farklı dönemlerinde, gerek aydınlar gerekse muhalifler, maruz kaldıkları iftiralara benzer bir çaresizlik ve isyan duygusuyla karşılık vermişlerdir.
10. Son Değerlendirme: İnsanın Karanlık Yüzü ve Umut İmkânı
Dostoyevski, Suç ve Cezada insanın karanlık ve aydınlık yanlarını birlikte ele alır. Raskolnikov, cinayet gibi karanlık bir eyleme imza atsa da, sonunda Sonya’nın rehberliğinde vicdanen arınmaya ve kurtuluşa doğru bir yol alır. “Cinayet Saati” şiirinde ise bu kurtuluş yolunu pek göremeyiz; vapur kurban edilir, suç başkalarına atılır ve anlatıcı bile kendi payına düşen suçlulukla tek başına kalır. Yine de, şiirdeki güçlü itiraf ve dışavurum, bir tür farkındalığa işaret eder. Toplumsal ve bireysel şiddetin, suskunluğun ve inkârın dillendirilmiş olması, başlı başına bir “görünür kılma” eylemidir. Bu görünürlük, aynı zamanda değişim ve yüzleşme ihtimalini de içinde taşır.
Dostoyevski’nin eserinde suçun toplumsal bağlamı, insanların yaşadığı ekonomik ve ahlaki zorluklar, bireysel çöküşe nasıl zemin hazırlıyorsa; “Cinayet Saati” şiirinde de benzer bir çıkmaz, yoksulluk, sarhoşluk ve çevrenin kayıtsızlığıyla anlatılır. Toplum, her iki metinde de suça göz yumar veya suçu olağanlaştırır; ancak bu sessizlik, ne bireyin vicdanını ne de gerçekliği tam olarak örtbas edebilir. Her zaman bir “kör kayıkçı” veya bir “Porfiry Petrovich,” gerçeğin peşinde olabilir.
Suç, tek bir failin eylemi olmaktan çıkıp, toplumsal bir çürümeyi ifşa eden kolektif bir meseleye dönüşür. Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı, cinayeti işleyen elleri temsil ederken, bu cinayeti onlara işleten veya göz yuman mekanizmalar da sorgulanmayı bekler. Raskolnikov da kendi karanlığı içinde debelenirken, Rus toplumunun sosyal ve ekonomik yaralarının bir sembolü hâline gelir. Bu açıdan, her iki metin de geniş bir toplumsal panoramaya dönüşür: Yoksulluk, iktidar hırsı ve çaresizlik gibi etkenler, tüm toplumu suça ortak eder.
Tam bu noktada, “Cinayet Saati”nin son dizeleri, hem bir öfke çığlığı hem de bir itiraf hâlini alır. Anlatıcı, suçu reddeder ama “kendi kendini vuracak” kadar da umutsuzdur. Dostoyevski’nin Raskolnikov’a gösterdiği “kefaret yolu,” bu şiirde net biçimde belirmez. Şiirin geçtiği tarihsel ve toplumsal bağlam düşünüldüğünde, belki de daha gerçekçi bir tablo çizilir: Toplumda suç işleyenler değil, suça tanık olanlar veya üstüne suç yıkılmış masumlar en büyük acıyı çeker.
Sonuçta, “Cinayet Saati,” yalnızca bir cinayetin hikâyesi değil, toplumsal çaresizliğin, bireysel bunalımın ve suça ortak olma ya da suça göz yumma hâlinin bir yansıması olarak okunabilir. Suçun bilinçli olarak saptırılması, gerçek faillerin korunması ve masumiyetin kanıtlanamaması, bilhassa politikanın gölgesindeki karanlık dönemlerin tipik özelliğidir. Dostoyevski’nin Suç ve Cezası ise bize, tüm bu karanlık içinde yine de bir vicdan ışığının var olabileceğini hatırlatır. Şiirde bu ışık tamamen sönmüş değildir; “kör kayıkçı” metaforunun sembolik gücü, er ya da geç gerçeğin ortaya çıkacağına dair zayıf da olsa bir umut yansıtır.
Böylece, “Cinayet Saati” şiiri ve Suç ve Ceza, hem dönemin toplumsal çalkantılarına hem de insan ruhunun karanlık labirentlerine dair evrensel birer yansıma yaratır. Suçun işlenmesiyle bitmeyen süreç, suç sonrası yaşanan iç hesaplaşma ve toplumun suça verdiği tepki, her iki eserde de kilit konumdadır. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u, sonunda sevgi ve merhametle yüzleşerek bir kurtuluş yoluna adım atsa da, “Cinayet Saati”nde aynı “kefaret” kapısı pek görünmez. Yine de, şiirin varlığı, suça, haksızlığa ve toplumsal körlüğe karşı bir farkındalık çağrısı işlevi görür. Tıpkı Raskolnikov’un suçunun sonunda aydınlanma bulması gibi, “kör kayıkçı”nın görmesi de toplumsal vicdanın canlanacağına dair ince bir umudu temsil eder.
Bu bakımdan, “Cinayet Saati”ni okurken, Dostoyevski’nin izini sürmek ve Suç ve Ceza ekseninde bir karşılaştırma yapmak, şiirin derin yapısını ve evrensel boyutunu daha net ortaya koyar. İnsanın karanlık yanı, toplumsal adaletsizlik, vicdan ve arınma gibi büyük temalar, hem Rus edebiyatının Petersburg sokaklarında hem de Türk şiirinin Haliç sularında aynı güç ve trajediyle karşımıza çıkar. Bu trajedinin orta yerinde duran soru ise hep aynıdır: Suç, kime aittir ve ceza nasıl ödenir? Ve en önemlisi, bu suçun ortak tanıkları ve mağdurları olarak bizler, bu duruma ne kadar seyirci kalmayı sürdürebiliriz?
KÖR KUYUDAKİ YANKI
An gelir,
Vakit gece yarısı,
Sokaklar uykuda,
Duvarlar dilsizdir.
Ay, betona titrek bir sis sererken,
Bir kapı çalınır—sessizliği yararcasına;
Kırmızı bir çığlık duvar diplerinde boğulur.
Perdeler susar,
Pencereler nefessiz kalır.
Sisli sabahın eşiğinde
Bembeyaz bir sayfa,
Karalanır...
An gelir,
Masumun alnına
Kara bir damga kazınır.
Gerçek, kör kuyularda soluksuz çırpınır;
Yalan, sokaklara
Gölgesiz bir rüzgâr gibi süzülür.
Sabaha karşı taranır hayaller,
Bir bakarsın yağmur altında
Suçsuz bir umut ölür.
Kepenklerin iniltileri
Çarşının orta yerinde yankılanır;
Serez Çarşısı gibi dilsiz,
Serez Çarşısı gibi kör,
Dört yana donuk bir korku yayılır.
Ve belki de
—hiçbir şey olmamışçasına—
Yağmur çiseler…
An gelir,
Gazete sayfasında donup kalır bir resim,
Altında ağır bir “suç” bekler.
O sayfa,
Kâh bir kahve fincanına altlık,
Kâh çıtlanan çekirdeğe huni olur;
Unutuşun ılık buğusu
Harfleri usul usul büker.
Masumiyet,
Islak satırların kıvrımlarında
Körpe bir çiçek misali solar.
Ve bu soluş,
Duvarların ardına savrulur,
Korkunun kuytusunda kök salar.
Her bakışın gerisinde
Tül kadar ince bir ürperti saklanır.
An gelir,
Diller mühürlüdür;
Sorular, küf tutmuş kilitlerin ardında çürür.
Kimse,
Sessizliğin ıssız surlarını aşmaya yeltenmez;
Suskunluk,
Dillerde dolanan bir sır olur.
An gelir,
Maziden sızan o gölge
Bugünün duvarlarına
Aynı karaltıyı işler.
Yüzler değişse de,
Korku hep aynı kalır;
Macbeth yıkar ellerini,
Faust’un ruhu ürperir.
Her yanı kaplayan pişmanlık,
çarpar şehrin çıplak taşlarına.
Ve aynı soru yankılanır
Bastırılmış vicdan kuytularında:
“Masumun suçu neydi?”
Cevap,
Dipsiz bir suskunluğun kuyusunda
Paramparça bir yankıya dönüşür...
Derken kapı yeniden çalınır,
Külleşmiş adaleti
Savurur bir rüzgâr.
An gelir,
İçimizdeki sessizliği
Paldır küldür yıkan bir ses yükselir:
“Masumun suçu,
Bizim suskunluğumuzdu.”
Yorumlar
Kalan Karakter: